Home / Genel / Efe Hazretleri – Derin Tarih Dergisi

Efe Hazretleri – Derin Tarih Dergisi

HÂCE MUHAMMED LUTFÎ

Efe Hazretleri, Osmanlı Devleti’nin en ağır siyasî, malî ve idarî krizlerini yaşadığı dönemde doğdu. On dokuzuncu yüzyıl başlarında, bütün bu olup bitenlerden yorgun ve yoksul düşen Türk halkı, son yüzyılda iyice ortaya çıkan on asırlık tarihî akışını değiştirme fikrinin, idarî ve siyasî kararlılıkla tatbike konduğu bir dönemi idrak etmiş oldu. Bu dönemde Türk halkı, savaş dönemlerinde karşılaştığı zorluklardan daha fazlasını yaşadı. Çünkü bu kez düşmanla değil kendisiyle savaşmak zorundaydı. Bu dönemin tarihi henüz yazılmamış olsa bile, o günleri yaşayanlar ya da yaşayanların çocukları, canlı birer tarih olarak aramızda bulunuyor. İşte Efe Hazretleri ve emsali büyük insanlar, vakarları ve fedakârlıkları; itidalli, basiretli ve isabetli tutumlarıyla zor günlerinde necip milletimizin yanında yer almış ve onlara daima doğruyu gösteren, hakkı tavsiye eden birer rehber olarak gönüllerde taht kurmuşlardır.

Muhammed Lutfî Efendi meşhur lakabıyla “Efe” veya “Alvarlı Efe Hazretleri”, 1285/1868 yılında, muhterem pederleri Hâce Hüseyin Efendi Hazretleri’nin:“Bu Karye-i Kındığı hoş mekândır/Erenler meskeni râhat-ı cândır/Husûsâ Hakkî sultân-ı velâyet/Kudûmiyle müşerref bir mekândır.” [1]mısralarıyle vasf ettiği Erzurum’un Pasinler (Hasankale) İlçesi’ne bağlı Kındığı (Altınbaşak) Köyü’nde dünyaya geldi.

“Efe” tabiri, “Efendi” ünvanından kısaltmadır. Erzurum Bölgesi’nde hâl ve kemal, ilim ve irfan sahibi insanlara hürmet ve muhabbet ifadesi olarak “Efe” denilmektedir. [2] Kendilerine “Hâce” (Hoca) denilmesi ise ilim sahibi ve Nakşibendî Tarikati silsilesinin altın halkalarından biri olmasından dolayıdır. Efe Hazretleri’nin muhterem babası, zâhirî ve bâtınî ilimlerde yed-i tûlâ (tam bilgi) sahibi olan Hâce Hüseyin Efendi’dir. Büyükbabası Hâce Muhammed Efendi, annesi Seyyide Hatice Hanım, büyükannesi ise Fâtıma Hanım’dır. Efe Hazretleri anne cihetiyle seyyittir.

İlk eğitimini muhterem pederleri Hâce Hüseyin Efendi’den alan Efe Hazretleri, tahsilini Erzurum medreselerinde tamamlayarak mezun oldu. 1307/1889-1890 yılında Hasankale’nin Sivaslı Camii’ne imam olarak tayin edildi. Aynı yıl muhterem babasıyla beraber Bitlis’e, Muhammed Küfrevî’nin ziyaretine giden Efe Hazretleri, o mukaddes zâtın kudsî nazarıyla kâmil bir insan hüviyeti kazandı ve Hazret-i Pîr’den halifelik icazeti aldı. Efe Hazretleri “Bin üç yüz yedide oldum revâne/Erişdim ravza-i dârü’l-emâne” [3] diye başlayan mesnevî tarzındaki elli altı beyitlik manzumesinde, Mürşidi Küfrevî’yi ziyarete gidişlerini ve o mübarek zâtın sohbetinde, Kur’ân’ı tefsir ederken huzurda bulunan ulemanın nasıl hayrete düştüklerini anlatır. Efe Hazretleri’nin, mürşidi Küfrevî’nin teveccüh ve nazarına mazhariyetini oğlu Hacı Seyfeddin Efendi  şöyle nakleder:

“Şâh-ı Şirvanî Muhammed Küfrevî, her gün iki saat sohbet buyururlarmış. Bir gün sohbetten sonra Hazret-i Pîr meclisten ayrılınca -babasını kastederek- hocam gayr-i ihtiyarî ayağa kalkmış ve sanki bir kuvvet onu kendine doğru çekmişcesine kapıya doğru yönelmiş. Dışarı çıktığında Hazret-i Pîr’in bir kolunda büyük oğlu Şeyh Abdülhâdî, diğer kolunda küçük oğlu Şeyh Abdülbâkî Efendi’ler olduğu halde ayakta beklediğini görmüş. Küfrevî Hazretleri, mübarek elleriyle hocama kendisine doğru yaklaşmasını emretmiş. Yaklaşınca mübarek elleriyle şakaklarından tutup öyle bir nazar etmiş ki hocam ‘Başım arşa değdi zannettim.’ Buyururdu.

Efe Hazretleri bir beytinde ehl-i nazarın nazarının değerini ifade için şöyle buyurur: “Dünya ve mâ-fîhâ değer ehl-i nazardan bir nazar/Kenz-i dile şâyestedir îsar eder dürr ü Güher” [4] Yani nazar ehlinden bir kimsenin nazarının kıymeti, dünya ve içinde bulunan eşyanın kıymetine denktir. O nazar ki gönül hazinesine yaraşır inci ve mercanlar saçar. Sâlikin gönlü mürşid-i kâmilin nazarıyla dünya ve dünyada olan mâsivadan boşalır; feyz-i ebedî ve zevk-ı sermedî ile dolar.

Efe Hazretleri, Bitlis ziyaretinde, rüyasında aldığı bir işaret üzerine Tillo’ya, Şeyh Nûr Hamza’yı ziyarete gider ve o zât-ı muhteremden Kadirî icazeti alır. Şeyh Nûr Hamza, meşhur Erzurumlu İbrahim Hakkî’nin mürşidi  İsmail Fakirullah’ın torunu, Gavs Memduh’un (1761- 1847) oğlu ve halifesidir. Daha çocukken yüzünde daima parlayan bir nur olduğu için kendisine “Nur Hamza” denilmiştir.

Efe Hazretleri, irşada memur olarak Hasankale’ye avdetinden sonra, bir müddet daha Sivaslı Camii’nde vazifesine devam etti. Sonra vazifesini imam olarak Dinarkom’a nakletti. Husûsen methettiği, halkına dua ettiği Dinarkom’da ilim ve irfan âlemine sonsuz bir iştiyakla ve samimiyetle hizmet etti.

Erzurum’un Ruslar tarafından işgal edildiği dönemde (12 Şubat 1916) bu köydeki görevini bırakıp bir an önce Türk ordusuna katılmak niyetiyle Erzurum’a gelen Efe Hazretleri, kendisini ve hizmetlerini yakından tanıyan bir komutanın “Hocam, Türk milletinin harp edecek asker kadar, sizin gibi vaaz edecek âlimlere de ihtiyacı var. Siz vaaz ediniz, halkı irşâd ediniz.” sözleri üzerine yaşlı babasını, Hacı Recep Efendi isminde bir aile dostuna emanet ederek o zamanlar Erzurum’un ilçesi olan Tercan’a bağlı Yavi Köyü’ne imam oldu. Ruslar’ın Erzurum’u işgali ve sonrasında Ermenilerin mezalimi onun yüreğinde onulmaz yaralar açtı. Kendisi bu acı günleri şöyle ifade etmiştir: [5]

Kop­du bugün kıyâmet/Yeryüzü alkan oldu

Görülmemiş alâmet/Kandan bir tûfân oldu

 

İslâm hânümânıyla/Kurtulmaz bir cânıyla

Herkesin öz kanıyla/Saçları elvân oldu

 

Lâle yanak gül yüzler/Gonce dehân dür sözler

Hançerlendikçe sızlar/Bedenleri kan oldu

 

Yavrular ağladıkça/Ciğerler dağladıkça

Hançerler bağladıkça/Cesedde bî-cân oldu

 

İslâm sızlar Hudâ’ya/Arş sallanur sadâya

Dağlar gelür nidâya/İslâm perîşân oldu

 

Des­te deste gül yüzler/Dö­kül­dü kara gözler

Ka­na boyandı yerler/Taşları mercân oldu

 

Yiğitler baltalanmış/Öz kanına boyanmış

Körpe kuzular yanmış/Âteşde biryân oldu

 

Kanlı bâzâr kuruldu/Boyunları buruldu

Kan harmanı görüldü/Gören âdem kan oldu

 

Ağladılar felekler/Eyler duâ melekler

Kabûl olmaz dilekler/Gözyaşı ummân oldu

 

LUTFÎ fi‘l-i Hudâ’da/Noksân mı ya irâde

Te’sîr yok bu sadâde/Âdem ki hayvân ol­du

Rus istilâsı sırasında Yavi’deki görevine iki yıl devam eden Muhammet Lutfî Efendi, millî mücadeleye destek veriyordu. Bu sırada Ruslar, ülkelerinde yaşanan ihtilâl nedeniyle Erzurum’dan çekilmeye başlamış, bunu fırsat bilen Ermeniler, özellikle Erzurum ve çevresinde büyük bir katilama girişmişlerdi. O günlere şahit olanların ifadesiyle “basiretleri bağlanan ve cesaretleri kırılan” Türkler, Ruslar’ın çekildiği sırada, onların cephanelerine konan Ermeniler tarafından emsali görülmemiş bir katliama maruz kalmışlardı. Yapılan savaşlardan ve çekilen yoksulluktan son derece bîtap düşmüş, aç ve susuz kalmış, silâhsız Türk halkı büyük bir kıyıma uğramıştı. Geriye kalanlar ise şaşkınlık içinde âdeta sıranın kendilerine gelmesini bekliyorlardı. Halkın üzerine sanki ölü toprağı serpilmişti.

Rusların Erzurum ve çevresini işgaline başından beri büyük tepki gösteren Muhammed Lutfî Efendi, Yavi ve civarındaki köylerde Ermenilerin başlattığı katliam üzerine harekete geçti. Bu arada, onun cuma vaazını dinlemek için çevre köylerdeki ahâli Yavi’ye akın etmekteydi. Eli silah tutan gençler cephede savaştığı için cumaya gelenlerin çoğu orta yaşın üzerinde kimselerdi. Efe Hazretleri bu insanları Ermenilere karşı direnişe davet etti. Altmış kişilik bir müfreze oluşturarak Ermenilerle savaştı. Erzurum’un kurtuluş günü olan 12 Mart’ta gün ışırken Türk ordusuna iltihak ederek Erzurum’a girdi. Babasını görmek için yola düştüğünde, onu aksakalı kana bulanmış halde buldular. Sırtındaki kürkü almak için bir Ermeni tüfek dipçiği ile mübarek başından yaralamıştı. Oğlunun kucağında şehadet şerbetini içti.

Efe Hazretleri’nin mücahit imam kimliğinden bahsederken bu kimliğin, o günkü dergâhların, tekkelerin ortak özelliği olduğunu unutmamak gerekir. Millî Mücadele yıllarında Küfrevî Dergâhı şeyhlik makamında, Şeyh Abdülbâkî Efendi oturmaktadır. Efe Hazretleri’nin de halifesi bulunduğu Küfrevî Dergâhı, I. Dünya Savaşı ve Millî Mücadele’de Türk halkının birliğini sağlama hususunda büyük gayret sarfetmiştir. Bilhassa Doğu’da bölücülük yapmak isteyenlere karşı durmuş ve bu duruşuyla daha sonraki yıllarda ortaya çıkan meşhur isyanın başarısızlıkla sonuçlanmasında önemli rol oynamıştır. 1916 yılında Mustafa Kemal Paşa Bitlis’te Küfrevî Dergâhı’na giderek Şeyh Abdülbâkî Efendi ile görüşmüştür. I. Dünya Savaşı ve Millî Mücadele sırasında M. Kemal Paşa’nın Şeyh Abdülbâkî Efendi’ye yazdığı dört mektuptan biri şöyledir:

“Müşterek mesâî-i vataniyemizin muvaffakakiyetine mânî olmak ve memleketi muteferrik kısımlara ayırarak hepimizi birbirimize düşürmek sûretiyle millete ve memlekete felâket getirmek isteyendüşmanlar, ma‘lûm olduğu üzre ortaya bir Kürdistan meselesini çıkarmışlardı. Düşmanların bu nam altında parlak vaidlerle devam eden zehirli teşvîkat ile bâzı câhil insanları iğfâl için bugün dahi çalışmakda oldukları görülmektedir. Nüfûzunuzun câri olduğu mıntıkada bütün memleketi mahvetmek maksadıyla vuku bulan bu nevi’ teşvîkat ve te’sîrâtı ibtâl ileseâdet- i memleket yolundaki hidemâta keremiyetle devam buyurulmasını ricâ ederim. Buradan bâzı arkadaşlar da aynı maksatla çalışmak üzere o haval gönderilmişlerdir. Gözlerinizden öper ve muvaffakiyet temennî eylerim efendim.”

Türkiye Büyük Millet Meclisi Reis  M. Kemal  [6]

 

Efe Hazretleri, Doğu’nun Ermeni mezâliminden kurtarılmasından sonra vazifesini Yavi Köyü’nden alarak ana vatanı olan Hasankale’ye nakletti. Kendisine Hasankale Müftülüğü teklif edildiği halde bunu reddetti. Alvar Köyü halkının ısrarı üzerine oraya yerleşti. Bundan sonraki ünvanı, Erzurum bölge halkı arasında “Alvar İmamı” veya “Efe Hazretleri” olarak bilindi. Alvar Köyü’nde 1939 yılına kadar kâmil bir insan, kâmil bir mürşid, ender bir imam olarak vazife yaptı. 1939’da tedavi için Alvar’dan Erzurum’a giderek oraya yerleşti ve ömrünün sonuna kadar Erzurum’un Mehdî Efendi Mahallesi’nde, mütevâzı bir evde kiracı olarak oturdu.

EVLİLİĞİ

Efe Hazretleri, hanımlarının ardarda vefatı sebebiyle beş evlilik yaptı. Refikalarının adlarısırasıyle; Feride Hanım (Hacı Feyzullah Efendi’nin Damadı Şerif Efendi’nin Kerîmesi), Esmâ Hanım, Hâfıza Saliha Hanım, Sağırlılı Hanım Nene ve Bedriye Hanım’dır. Sadece ikinci refikası Esma Hanım’dan üç oğlu ve bir de kızı olmuştur. Hakkı, Sa’dî ve Mukîme adlarındaki çocukları küçük yaşlarında vefat ettiler. Kabirleri Dinarkom Kabristanı’ndadır. Geriye yegâne mahdûmu, onun mümtaz halifesi, kendisinden sonra irşâd makamına kaim olan Hacı Seyfeddin Efendi Hazretleri kalmıştır.

Efe Hazretleri 1947, 1949 ve1950 yıllarında olmak üzere, üç defa hacca gitmiştir. Arafat’da en mukaddes zaman dilimi olan arefe gününde ve mukaddes mekânlardan Cebelü’r-rahme’de kendisinde bambaşka haller müşâhede edilmiştir. Bunlardan biri Bedevî bir arabı çadırına çağırmasıdır.  Mübarek yanağını toprağa koymuş ve bedevîden ayağıyla diğer yanağına basmasını istemiştir. Bedevî bunu yapamayacağını söylese de ısrarlı taleb karşısında istenileni yapmak zorunda kalmış ve tozlu ayaklarını o bembeyaz, nur yumağı, mübarek yüzünün üzerine koymuş; Efe Hazretleri o vaziyette bir müddet kalmıştır. Belki ulu dergâha lisân-ı hâl ile arzedilen bir arîzadır bu. Belki de bir nâz… Sonra ayağa kalkmış ve şöyle buyurmuştur: “Benim cenaze namazım iki kere kılınacak.” Gerçekten de dediği gibi cenaze namazı Erzurum’da ve Alvar Köyü’nde olmak üzere iki defa kılınmıştır.

Medine-i Münevvere’de, Efendimiz’in mübarek ravzasını ziyaretinde Bâbü’s Selâm’da bir müddet el açıp dilenmiş, o Sevgili Sultan’ın kapısında bir gedâ, bir dilenci olduğunu lisan-ı hâl ile de ifade etmiştir. Avucunda toplanan paraları fakirlere dağıttıktan sonra nebiler serveri efendisinin huzurunda el bağlayıp şöyle niyâz etmiştir:

Budur âyîni arabın

Ölse bir kavmin seyyidi

Âr olur ki kabri üzre

Bende âzad olmaya

Sen Habîb-i Kibriyâ’sın

Rahmeten li’l-âlemîn

Hiç olur mu kabrin üzre

Bende âzad olmaya

Araplardaki âdete göre, bir kavmin efendisi, büyüğü vefât edince onun kabri başında köle âzâd edilirdi. Efendisi, ulusu vefat eden bir kavim, şayet onun kabri başında köle âzat etmemişse, bu, onlar için utanç verici bir durumdu. Efe Hazretleri de bu âdete binaen “Ey benim nebiyy-i zîşan Efendim! Sen ki Allah’ın habibi, kâinâtın efendisisin. Bütün âlemlere rahmetsin. Senin kabrin başında bir köle âzâd olunmaması mümkün müdür?” demek istemiştir. [7]

Efe Hazretleri’nin Hacılara Duası

Binlerce hamd olsun Hazret-i Mevlâ

Ne keremler etti zât-ı Teâlâ

Beytullah menzil-i nûr-i tecellâ

Ey keremler kâni huccâcı afv et

Rahmet-i Rahmân’e muhtâcı afv et [8]

Efe Hazretleri’nin Ebedî Âleme Göçmesi

Ömrü boyunca insanlığa ve İslâmiyet’e gerçek bir insan-ı kâmil, gerçek bir rehber-i seâdet ve gerçek bir mümessil-i peygamber olarak hizmet eden Efe Hazretleri, 28 Receb-i Şerif 1376/ 12 Mart 1956 tarihinde bâkî âleme göç ederek fânî âleme gözlerini yumdu. Naaş-ı şerifi Erzurum’dan iştirak eden kalabalık bir cemaatle Alvar Köyü’ne götürüldü ve muhterem pederi Hâce Hüseyin Efendi’nin yanına defnedildi. Şahidesinin kitabesi, yegâne mahdumu ve mümtaz halifesi Hacı Seyfeddin Efendi’ye aittir.

Fazlullah-ı ekber tevhîd-i Bârî

Lutfullah-ı a‘zam cânân civari

Gurbiyyet-i Mevlâ ikram-ı ezel

Fermân-ı irciî hukm-i Lem-yezel

Ravh-ı reyhan ikramıyla mükerrem

Kıldı bizi Rabbim hamd-i muazzam

İmâm-ı enbiyâ rehberdir bize

Sırr-ı Hâcegân’dır tâc-ı ser bize

Semiyy-i fahr-i âlem nâmım Muhammed

Evlâd-ı resûldür ceddim ced-be-ced

Nesîm-i Küfrevî bâğ-ı Nakşibend

Tarih hayatımdır râh-ı Nakşibend [9]

Efe Hazretleri gayet temiz giyinirdi. Her hareketi mutedil (aşırıya kaçmayan ölçülü) ve vakûr (ağırbaşlı); her tavrı mülâyim (yumuşak) ve müstağnî (elinde olanla yetinip, kimseye ihtiyacını belirtmeyen tok gözlü) bir zâttı.

Hayatın boyunca taşı taş üstüne koymamış, bir ev sahibi olmayı dahi düşünmemiş, dünya metâı ve malına mâlik olmayı asla arzu etmemiştir. Nitekim şöyle buyurmuştur:

Âzer değilem sâcid olam beyt-i sanemde

Şeddâd değilem zevk ideyim bağ-ı İrem’de

Cemşîd gibi zer-tâc olanı hâtıra almam

Emvâlimi kimdir göre hâne-i rakamde 

Karun gibi mal cem’ edemem yer yuda anı

Görmem ebedî gönlümü miskal ü diremde

Tekebbür-i Fir‘avnî’den Allah’a sığındım

Tâ rûz-i kıyâmet küfürün nâmı kalemde

Eyvângeh-i Kisrâ’yı görürsem nazar etmem

Besdir bize bu ni’met-i îmân dîn-i İslâm

Cân terk edeyim kurb-i rızâ sahn-ı haremde

LUTFÎ der-i dergâh-ı İlâhî’de bulursun

Devlet-i hidâyet îmân tâcı serimde [10]

Misafirperverliği

Her gün sofrasında sayısız kimselere ikramda bulunur, neredeyse misafirsiz yemek yemezdi. Misafirin ayağı kesilecek olursa, o evden bereketin kalkacağına inanırdı. Efe Hazretleri’ne göre gönül, gül bahçesiydi; gönül güllerini ikram etme duygusu da cömertlikti. Gönülde ikram etme duygusu solarsa, o gönül sahibinde ahbâba hürmet ve himmet kalmazdı. Onun için evinde bereket isteyen, hayır dileyen güzel bir bahaneyle evine misafir çağırmalıydı:

Misafirin kademleri kesilse

O evden bereket ref‘ olur elbet

Gönülde sehâvet gülleri solsa

Hurmet-i ahbâba kalır mı himmet [11]

Efe Hazretleri, geçimini temin etmek için hiç kimseden ufacık bir yardım dahi almamış, imâ ile bile olsa kimseye tenezzül etmemiş, evinin maişetini sadece kendi geliriyle sağlamıştır. Sehâvet redifli gazelinde, sehâvetin mânâsınıve mahiyetini anlatarak Allah Teâlâ’dan kendisini Kerîm ism-i şerifine mazhar kılmasını ve sehâvet deryasına katmasını niyâz etmiştir:

Arş’dan urulur ferşe kadar nây-ı sehâvet

Güneş gibi göz doldura mînâ-yı sehâvet

Âlemleri halkeyleyen Allah’ı seversen

Kande bulunur kıymet-i vâlâ-yı sehâvet

Ey nûr-i basar dîde-i insâf ile bir bak

Pırlanta olur gün gibi kâlâ-yı sehâvet

Sehâvet ile Hakk’ın hemân hubbine vâsıl

Elbette eder rif‘at ü bâlâ-yı sehâvet

LUTFÎ Kerîm ism-i şerîfine olan mazhar

Kerem-i Kerîm garkede deryâ-yı sehâvet [12]

Ziyaretine gelenlerin dertleriyle dertlenmiş, onların acılarını tâ içinde hissetmiştir. Çoğu kimse, ızdırabına çâre ve derdine derman bulmuş halde, ferahlayarak ayrılmıştır yanından.

Aman zulmetme bir ferde yitirme rahm-i Rahmân’ı

Fakîre merhamet eyle kerem ede kerem-kâni [13]

Hüsn-i zan etmeyi, hiç kimseyi incitmemeyi ve hiç kimseyi hor görmemeyi, mürüvvetli olmayı, alış-verişte insaflı davranmayı tavsiye etmiştir. Onun buyruğuna göre hüner; incinmemek, incitmemek ve ikramını minnet bilmektedir.

Hazer kıl kırma kalbin kimsenin cânını incitme

Esîr-i gurbet-i nâlân olan insânı incitme

Tarîk-ı aşkda bî-çâre-yi hicrânı incitme

Sabır kıl her belâya hâne-yi Rahmân’ı incitme

Felekde hâsılı insân isen bir cânı incitme

Günahkâr olma Fahr-i âlem-i zî-şânı incitme [14]

İlme Hizmeti

Efe Hazretleri, 1939’dan bâkî âleme göçüş tarihi olan 1956’ya kadar Erzurum’da ne kadar tâlib-i ilim varsa, hepsini hüsn-i teveccüh, hüsn-i kabul ve kemâl-i şefkâtle teşvik ederek himâye etmiştir. O tarihlerde Erzurum’un içinde ve dışında yetişen vâizler ve müderrisler, bu zâtın çerâğı ve yetiştirmiş olduğu bilginlerden olduklarını şükranla itiraf etmektedirler.

Efe Hazretleri’nin hoşgörüsü hiçbir zaman sınırsız olmamıştır. Dine ve dinî değerlere hücum edenlere daima tepki göstermiş; yaşanan dinî ve ahlâkî buhranın acısını yüreğinde duymuş ve toplumu uyarmak için mürşidâne nasihatlerde bulunmuştur.

Devrin gidişatına ibretle baktığımız zaman, karşılaşacağımız hazin tabloyu şöyle ifade etmiştir:

Bir nazar eyleyin devr-i zemâne

Kârubân-ı İslâm çekildi gitdi

Hak yardım eylesün ehl-i îmâne

Hep ricâl-i kirâm çekildi gitdi [15]

İnsanların, içinde bulundukları vahim durumun farkında olmayıp oyuna eğlenceye dalmaları karşısında Allah Teâlâ’nın kahrına, gazabına uğramalarından endişe etmiş; gaflet içinde olanları “humeka-yı zeman” (zamanın ahmakları) olarak nitelendirmiştir.

El elden üzülmüş yâr elden gitmiş

Humekā-yı zemân nanay oynarlar

Kurb-i kıyâmetdir tarih de bitmiş

Humekā-yı zemân nanay oynarlar [16]

İnandığı gibi yaşayacağı yerde, yaşadığı gibi inanan “Allah merhametlidir, nasıl olsa affeder.” gibi şeytanî iğvalara sırtını dayayan, sözüm ona müslümanların (!) durumunu da şöyle anlatmıştır:

Rahmet-i Rahmân’ı dilerler ammâ

Emr-i Hakk’a karşu ısyâne bir bak

Bugünkü bu demde gülerler ammâ

Kur’ân’ın verdiği fermâne bir bak [17]

İslâm olmanın beş şartı olan namazı, orucu, haccı, zekâtı, kelime-i şehâdeti bir tarafa bırakıp müslümanlığı Allah ile kul arasında vicdanî bir şey kabul edenlere ise şöyle seslenmiştir:

Ey mü’minler gelin hakkı söyleyin

Namazsız niyâzsız İslâm olur mu

Gökden inen kitabları dinleyin

Salâtsız zekâtsız İslâm olur mu [18]

Allah’tan bu kadar gafil olmanın kâfirlerde bile görülmediğini ifade ederek 1940’lı yıllarda yaşanan manevî felâket hususunda, şu dizeleriyle Müslüman-Türk insanını sarsarcasına ikaz etmiştir:

Bu kadar felâket bu kadar gaflet

Her kavm-i küffârda tasavvur olmaz

Bu kadar mihnetler bu kadar zahmet

El-yevim hiçbiri tezekkür olmaz [19]

Baskı Dönemleri

Efe Hazretleri’nin siyaset ve riyâsetle hiçbir zaman uzaktan yakından alâkası olmamıştır. Ancak ezân-ı Muhammedi’nin aslî şekliyle okunmasını yasaklayan, Kur’ân okutmayı suç sayan, ulemâya ve dindarlara baskı uygulayan idarecilere karşı sessiz kalmamıştır. Aşağıdaki şiirler o günlerin ahvâlini gözler önüne sermektedir:

Belâ-yı girdâbın devrini bir gör

Bu devr-i âlemin katresi değil

Haccâc-ı Zâlim’in cevrini bir gör

Bugünkü bu zülmun zerresi değil [20]

Efe Hazretleri nice kâmil mü’minler, sâlih insanlar ve gönül ehli âlimler yetiştirmiştir. En değerli varlığı da kendisinden sonra irşâd makamına kaim olan, yegâne mahdumu, mümtaz halifesi Hacı Seyfeddin Efendi’dir. Efe Hazretleri’nin bugün elimizde bulunan yazılı eserleri Hulâsatü’l-Hakayık ve Mektûbâtı Hâce Muhammed Lutfî adıyla yayınlanan divançesinde toplanmış ve Efe Hazretleri Vakfı tarafından 6. baskısı yapılmıştır.

Hüseyin Kutlu

 

[1]Hüseyin Kutlu, Efe Hazretleri, Sûfi Kitap, 2. Baskı, 2013, sf.51.

[2]Hüseyin Kutlu, a.g.e., sf.13.

[3]Hâce Muhammed Lutfî, Hulâsatü’l-Hakâyık ve Mektûbât-ı Hâce Muhammed Lutfî, Efe Hazretleri Vakfı, 6. Baskı, 2013, sf.582.

[4]Hâce Muhammed Lutfî, a.g.e., sf. 173.

[5]Hâce Muhammed Lutfî, a.g.e., sf. 534.

[6]İstanbul Kültür ve Sanat Ansiklopedisi, sf.120.

[7]Hâce Muhammed Lutfî, a.g.e., sf. 534.

[8] Hâce Muhammed Lutfî, a.g.e., sf. 635.

[9] Hüseyin Kutlu, a.g.e., sf. 68.

[10] Hâce Muhammed Lutfî, a.g.e., sf. 449.

[11] Hâce Muhammed Lutfî, a.g.e., sf. 137.

[12] Hâce Muhammed Lutfî, a.g.e., sf. 136.

[13] Hâce Muhammed Lutfî, a.g.e., sf. 523-524.

[14] Hâce Muhammed Lutfî, a.g.e., sf. 474.

[15] Hâce Muhammed Lutfî, a.g.e., sf. 488.

[16] Hâce Muhammed Lutfî, a.g.e., sf. 202.

[17] Hâce Muhammed Lutfî, a.g.e., sf. 297.

[18] Hâce Muhammed Lutfî, a.g.e., sf. 503.

[19] Hâce Muhammed Lutfî, a.g.e., sf. 268.

[20] Hâce Muhammed Lutfî, a.g.e., sf. 309.

Bu yazı Hattat Hüseyin Kutlu Hocamızın kaleminden Derin Tarih Dergisi (Sayı:45 Aralık 2015) dergide yayınlanmıştır.

Bunlarada bakabilirsiniz

Efe Hazretleri Erzurum Konseri 2/3

İlgili

%d blogcu bunu beğendi: